ASTIM HASTASIYMIŞ

“Merhaba” dedi, yakışıklı ve genç bir delikanlı hemen yanında bulunan güzel hanımefendiye. İkisi de aşağı yukarı aynı yaştaydı, gençtiler.

“Merhaba!” Şaşırmış bir hal vardı yüzünde, ilk kez karşılaşıyorlardı. Daha önce onu hiç görmediğini hatırladı.

“Tanımıyorsun beni.”

“Evet tanımıyorum.”

“Boş ver, önemi yok.”

“Tamam, öyle diyorsan öyle olsun.” diye konuşurken yüzündeki umursamaz ifade belli oluyordu.

Ama şaşkınlığı da üzerindeydi çünkü delikanlı hemen yanı başında ve hala onun gözlerine bakıyordu. Bir an korktu. Rüzgârın bir sağa bir sola savurduğu kasvetli ve soğuk bir hava gibi içine tuhaf bir karartı çöktüğünü hissetti.

Neredeyse ilk defa bir erkekle konuşuyordu. Bu yüzden korkuyla, ürkekçe gözlerini ondan kaçırdı. Kendisi yıllardır hastane köşelerinde sabahladığı için konuştuğu hiçbir erkek hatta bir dostu dahi yoktu. Yetimdi o. Önce annesini, bir yıl sonra da babasını kaybetmişti. O günden sonra da esirgeme yurdunda kalmıştı. Kendisi de aynı annesi ve babası gibi astım hastası olduğundan hastalığı ilerlemiş ve sekiz yaşından bugüne kadar da hastanede kalıyordu. Üst düzey astım hastası olduğundan dolayı hastaneden uzak kalamıyordu. Keza gidecek ne bir yeri ne de kimsesi vardı.

Hastane köşelerinde yapayalnız yaşadığından içine kapanık bir çocuk olarak kalmış ve bir türlü dost edinememişti. Bazen bir iki hasta ile muhabbet etmeye çalışır ama onu da bir türlü beceremezdi. Gizleniyordu insanlardan, ürkek bir ceylan gibi herkesten kaçıyordu.

“Sen hiç şiir sever misin?” dedi yakışıklı delikanlı onun yanına oturarak.

“Hayır!” dedi yine hiç düşünmeden.

Yalan söylemiyordu aslında, gerçekten şiir nedir hiç bilmezdi. Hem nasıl bilebilirdi ki; hastalığından kendisiyle bile ilgilenemezken bu gencecik yaşta şiiri de nereden bilecekti. Okula dahi gidememişti. Hayat buna izin vermemişti. O ne televizyona bakar ne de kitap okurdu. Zamanı öyle böyle geçiyordu. Ama kendisi de bir türlü anlam veremezdi hayatının nasıl geçtiğine. Hem hayat nedir, yaşamak nedir onu bile bilmiyordu. Onun için dünya, hastane avlusuyla sınırlı ufacık bir alandı. Dışarısını hiç merak bile etmiyordu. Daha doğrusu merakı bile öğrenememişti bu gencecik yaşında. Hayat adeta es geçmişti onu.

Hastanenin parkında, ağaçlık alanın dibindeki bankta, oturuyorlardı.

Delikanlı ona biraz yaklaştı ve yine gözlerine bakarak başladı konuşmaya: “Tamam, sadece sormak istedim.” dedi ve biraz sessizliğin ardından devam etti.

“Peki, bu dünyada unutamadığın bir hatıran var mı? Hani devamlı aklına gelen ve seni acıtan. İyi de olabilir kötü de. Dostoyevski’nin de dediği gibi: Anılar iyi de olsa kötü de olsa hep acıdır, hatırlandıkça insanın içini acıtır… Sence biz bu dünyada neyin peşindeyiz; mutluluğun mu yoksa acılardan kaçmanın mı? İnsanlar ki hep bir şeyler yapıyor, neden? Sen de onlar gibi olmayı başarabiliyor musun?.. Kafanı yastığa koyduğunda hiç düşündün mü yaşadıklarını? Ne yapıyorum, bu dünyada niye varım diye hiç sordun mu kendi kendine?.. Sevdiğin bir insanı saatlerce hayal ettin mi? Onun elinden tuttuğun anı, defalarca kez hatırladığın oldu mu? Ya da en önemlisi, hiç kimseyi sevebildin mi? Öptün mü, dokunabildin mi? Ve yahut gözlerine baktığında seni bu dünyadan alıp götüren birine hiç rastladın mı? Dürüstçe soruyorum bu soruları sana. Her nedense bilmiyorum ama içimden bunları sormak geldi…”

Sustu. İç çekti. Sonra uzaklara bakarak devam etti mırıldanmaya.

“Doğru tanımıyorsun beni. Tanımıyorum seni… Hem tanımak da ne? Aslında hepimiz yabancıyız birbirimize. Yani, o yüzden benim için her gün yanımda olan tanıdığım dediğim insanlardan hiç farkın yok. Belki yarım saat konuşsak, yıllarca tanıdığım insanlardan bile değerli kılarım seni. İşte bunlar da hayatın gerçekleri…” dedi ve yine başını eğerek sustu delikanlı. Ne dediğini kendi de bilmiyordu aslında. Boş boş konuştuğunu düşündü bir an. Sonra yüzü kızardı.

Yanındaki hanımefendi ise hayretler içinde ona bakıyor, sonra utanarak o da tekrar başını eğiyordu. Heyecanlanmıştı. Hayatında belki de ilk kez kalbinin bu şekilde attığını hissetti. Aşktan, sevgiden, öpmek ve dokunmaktan bahsediyordu. Onlar da neyin nesiydi, diye düşünürken annesini babasını hatırladı. Oysa çocukluğunu, ailesini unutalı epey olmuştu. Ailesini kaybettikten sonra belki de ilk kez anlam veremediği bir şeyler hissediyordu. Heyecandan yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başlayan kalbinin atışını hissetti. Nefes alıp vermekte zorlanmaya başladı. Ciğerleri daralıyordu. Dalgalı siyah saçı ve mavi gözleriyle delikanlının hemen yanında başını eğmiş sessizce bekliyordu.

Bunca soruyu dinledikten sonra uzunca bir müddet kararsız kaldı. “Acaba ne desem? Ne anlatsam ki?” diye tekrar tekrar içinden geçirdi bu düşünceleri.

Suskundu ama konuşmak istiyordu. Ürkerek kaçtığı diğer insanlardan farklı bir şeyler vardı bu delikanlıda. Nedendir yanında kalmak ve ondan hiç ayrılmamak istediğini hissediyordu. Omuzlarından aşağıya sarkmış olan saçlarını topladı. Hastalığın verdiği etki yüzünden derince soluk alıp vermeye başladı…

“Konuşmalıyım, ne olursa olsun konuşmalıyım. Kaybedecek hiçbir şeyim yok. Belki aksine çok daha büyük bir şey kazanacağım; belki bir dost, belki bir arkadaş belki de hayatımın insanı olacak. Hem en büyük mutluluk bu değil mi; samimi ve sımsıcak bir muhabbet. Günlerdir ben yaşamamışım, bunu şu an anlıyorum. Baksana kalbim nasıl da çarpıyor. Evet, benim de ihtiyacım var böyle bir sevgiye…” diye içinden geçirdiği cümleleri söylemek için başını kaldırdı.

Kalbinin atışı daha da hızlandı göz göze gelince. Ciğerleri sıkışmaya başladı ve ansızın soluk alamaz oldu. Boğazını tutup acılar içinde inleyerek nefes almaya çalışıyordu. Ağzına sıkarak rahatladığı spreyi, astım ilacını yukarıda unutmuştu. Bu gibi durumlarda onu sıkar ve hemen düzelirdi. Ama şimdi konuşmaya dahi fırsatı yoktu.

Delikanlı ayağa kalkmış ona bakarak “Ne oldu, ne oluyor, neyin var?!!” diye hayretler içinde kıvranıyordu.

Zor da olsa eliyle yukarıyı gösterdi: “İlacımı getir, yukarıda, lütfen koş, çabuk ol!” der gibi. Ama bunların hiçbirini dile getiremedi.

Ne yapacağını şaşıran delikanlı hiçbir şey anlamıyordu. Sadece eliyle gösterdiği yere bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Dehşete kapılmıştı.

Genç hanım ise daha fazla dayanamadı ve oksijensizlikten yere düştü. Titriyordu, can çekişmeye başladı.

Korkudan beti benzi atmış olan delikanlı bağırmaya, çığlıklar atmaya başladı. Onu duyanlar hemen genç hanımı hastaneye aldılar.

Ama o, çoktan ölmüştü bile!

Her şeyi sonradan öğrenmişti delikanlı. Ellerinin arasına başını almış şok içinde feryatlar yakarken yanıldığını anladı. Az evvel mırıldanırken dost, kendisinin anlattığı gibi bir şey değildi. İnsanların yıllarca beraber kalsa da birbirlerini tanımadığını söylemişti, şimdi anladı ki bu düşüncesinde yanılıyordu. Eğer onu tanımış olsaydı, astım hastası olduğunu bilirdi. İç dünyasını bilemese de en azından bunu bilebilirdi. Evet, bu o kadar da zor değildi. Onu kurtarabilirdi. Bu duruma hiddetinden deliye dönmüş gibi kendi kendine kızıyordu.

“Mutlu oldun mu? Mutlu musun? Tanıyorsun artık onu, astım hastasıymış!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s